Yıllar önce; Boğaziçi’nin serin bir yaz akşamında, Üsküdar sahilinde, deniz korkuluğuna yaslanmış, Marmara Denizi’ne güneşin altın ışıklarının yansıdığı günbatımını izleyen kalabalıklar arasında, arkadaşım bana dedi ki:
“Ne güzel bir şehir bu dostum, sert evet, ama tüm bu güzellik ne böyle…”
Ben de cevap verdim:
“Gerçekten… Ama en zor olanı, bir gün tüm bunların sadece birer anı haline gelecek olması.”
Bu yanıt, anlık ve yersiz bir şekilde geldi, anın büyüsünü bozdu ve bizi derin bir sessizliğe itti.
Ama o, umutsuz bir gerçeğin yansımasıydı.
O zamanlar, zorlu bir devrimin gerçekliği, ülkedeki çözümsüzlük ve umutların tükendiği bir dönem vardı; mültecilere karşı artan ırkçılık dalgaları, vatan özlemi ve kurtuluş anlamı taşıyan herhangi bir seçeneğe duyulan umut…
Topraklarından koparılma tecrübesi, sürgün ve göçmenler arasında sağlam bir inanç ve derin bir duygu olarak yerleşti: İlk kopuşun ardından her şey geçici ve gelip geçici olacak.
Bu yüzden insan sabırlı olmalı, yavaşça sevmeli, dikkatlice hayran kalmalı ve tekrar tekrar kopuşlardan korkarak bağlanmamalıdır.
Biz de böyleyiz, hala memleketten uzak şehirleri yavaş yavaş sever, yavaş yavaş onlardan nefret ederiz; güzelliklerine hayran kalır, sakin sakin sertliklerini ve sert insanlarını da severek nefret ederiz. Onların güzelliğinin tadını çıkarırız, ama hep eksik bir tat vardır, bize “biz buradan değiliz, biz oradanız” diye hatırlatır. Böylece burada kalmaya alışmayız ve her şeyin geçici olduğunu unutmamış oluruz.
Önemli olan, yıllardır tedirginlikle izlediğimiz günün gelmiş olmasıdır; İstanbul yavaş yavaş Suriyelilerden boşalıyor.
Hızla…
Ve her ne kadar, bu gidiş daha önce hiçbir Suriyelinin hayal bile edemeyeceği bir şekilde gerçekleşiyor olsa da çünkü İstanbul’un yerinde Şam, Berlin’in yerinde Halep, Lyon’un yerinde Humus, Viyana’nın yerinde Hama vardı… ve gurbetin yerinde de artık çoğunun dönme umudunu yitirdiği o “ana vatan” bulunuyordu.
Ama büyük tablonun içinde bir burukluk var:
Aşıklar şehrinin, sevgiyle büyüdükleri, çalıştıkları, sevdikleri, vedalaştıkları, evlendikleri ve çocuk sahibi oldukları şehirden sevdiği insanlardan boşalacağını hayal etmek…
Fatih Camii meydanının boşalması, mahallenin sokaklarının beyaz başörtüsünden yoksun kalması, Kayaşehir Meydanı’nın süsü ve çocukları olmadan sessiz ve tenha olması, Esenyurt Meydanı’nın sakin ve terkedilmiş olması…
Hepsi çok ürkütücü.
Bir şeyi hayal etmekle, onu gözlerinle gerçek olarak görmek arasında çok fark vardır.
Toplu dönüş görüntüleri, her gün İstanbul’dan vedalaşmalar, camilerde ve kahve masalarında çok sayıda arkadaşın yokluğu, kalanların gitmek için hazırlıkları; tüm bunlar sana bu ülkede “güzel” geçen son günlerini saydığını hissettiriyor, ister kalsan da ister gitmiş olsan da.
2019 yılında Fatih Camii meydanından defterime şöyle yazdım:
“Bu anlamları, vatanında güvende olanlara anlatmamız mümkün olmayabilir; ama şehir halkından geçenlere durup şöyle deme isteği kaplıyor beni: Sevdiğiniz yerleri iyice gözlemleyin, gözlerinizi onlarla doldurun. Çünkü hiç kimse ne zaman gitmek zorunda kalacağını bilemez.”
Ve bugün, Başakşehir’in binalarına bakan bir balkondan, kendim ve hâlâ bu ülkede olan arkadaşlarım için yazıyorum:
“Sevdiğiniz yerleri iyice gözlemleyin, gözlerinizi onlarla doldurun. Çünkü hiç birimiz bu güzel ülkede bir daha yaşayıp yaşayamayacağımızı bilemeyiz.”




