Merhaba sevgili Fares,
Sen Suriye edebiyatının önde gelen genç temsilcilerinin başında geliyorsun. Ve aynı zamanda Suriye edebiyatının en büyük isimlerinden rahmetli Hayri ez Zehebi’nin oğlusun. Bu nedenle, benim için oldukça heyecan verici bir sohbet olacak. Sana sormak istediğim çok şey var.
Öncelikle 4 Temmuz 2022 günü Fransa’da sürgünde vefat eden Hayri ez Zehebi hocamız hakkında sormak istiyorum. Hayri hocamız, Baas rejiiminin yazarlar üzerinde kurmaya çalıştığı baskıya dair en sembolik isimlerden birisi. Yani yalnızca onun hayat hikâyesi üzerinden bile, bu katil rejimin kültür politikalarını anlatabiliriz sanırım. Babanın, Suriye Devrimi için ifade ettiği anlamı nasıl ifade edebiliriz?
Çocukluğumdan neredeyse hatırladığım tek şey, babamın Esed rejimine karşı duyduğu sürekli öfkeydi. Yani çocukluğum bu siyasi ve kültürel çatışmanın atmosferi içinde geçti. Evimizde haftalık toplantılar yapılır, siyaset ve kültür kesintisiz biçimde tartışılırdı. Genel hissiyat şuydu: Rejim kamusal hayatın her ayrıntısına müdahale ediyordu. Hatta bu durum, Suriyeli entelektüellerin hangi dili kullanacağına ve kamusal alanda nasıl var olacağına kadar uzanıyordu. Yazarlar, korku ve sansürün ördüğü o kalın duvarda küçük bir gedik bulmak zorundaydılar. Kelimelerle, tavırla ya da sadece yazmaya devam ederek o duvarı delmeye çalışırlardı. Babam için devrim ani bir olay değil, uzun bir birikimin doğal sonucuydu. Entelektüelin rolünün yalnızca ahlaki bir tanıklık olmadığını, insanların farklı bir hayatı tahayyül edebilmesini sağlayacak bir hayal alanı yaratmak olduğunu düşünürdü. Bu yüzden devrim başladığında birçok kişi onun önceki metinlerini devrime sembolik bir hazırlık olarak gördü çünkü bütün metinleri bireysel özgürlük fikri ve kapalı iktidar yapılarının eleştirisi üzerine kuruluydu. Babam slogan anlamında değil, düşünsel anlamda devrimciydi. Ona göre toplumun karşı karşıya olduğu en büyük tehlike korkuya alışmaktı. Suriye devrimi için temsil ettiği anlam sadece siyasi duruşuyla ilgili değildi; kutuplaşmanın en sert döneminde bile yazarın bağımsızlığını koruyabilmesiyle de ilgiliydi. Edebiyatın doğrudan bir bildirgeye dönüşmesini reddetti ama ahlaki sorumluluğunu da terk etmedi. Bu nedenle bir kuşak genç yazar için, sloganlarla değil dil ve hayal gücüyle direnmenin mümkün olduğunu gösteren sembolik bir figür olarak kaldı.

Hayri ez Zehebi, gerçekten çok üretken bir yazardı. Bir kısmı televizyon dizisi de olan onlarca önemli kitap yazdı. Suriye halkının hikâyesini aktarma konusunda büyük bir dehaya sahipti. Baban nasıl bir çalışma disiplinine sahipti. Ve onun günde kaç saatini yazarak geçirdiğini merak ediyorum.
Hayri ez Zehebi bedensel ve zihinsel disiplinin en yüksek düzeyini uygulardı. Sabah beşte kalkar, spor yapar, ardından kahve ve sakin bir kahvaltıyla güne başlardı. Saat sekizde tam olarak yazmaya başlar ve öğleden sonra ikiye kadar yoğun biçimde çalışırdı. Sonra gazetelere ya da kafeye gider, bitmeyen kültürel ve siyasi tartışmalara katılırdı. Akşam erken döner, biraz dinlenir, ardından günde dört saati aşan uzun okumalar yapardı. Bu neredeyse haftanın her günü değişmeyen bir rutindi. Romanlar, öyküler, televizyon ve radyo dizileri, sinema filmleri, makaleler, çocuk hikâyeleri ve düşünsel araştırmalar… Geride yayımlanmamış üç roman, bir çocuk kitabı ve bir televizyon dizisi bıraktı. Yetmişlerden 2022’ye kadar aktif bir kültür insanıydı; tartışmacı, keskin ve tavizsizdi.
Baban, vefatına değin pek çok şehirde yaşadı. Ve sürgünde yaşamak, onun kalemini daima güçlendirdi. Onu güçlü kılan en temel duygu neydi?
Temel duygusu, kayıp ile sorumluluğun iç içe geçmesiydi. Sürgün onun için yalnızca Şam’dan fiziksel uzaklaşma değil, sürekli bir uyanıklık hâliydi. Yazar yerinden söküldüğünde hafızasını yanında taşımak zorundadır diye düşünürdü. Bu kopuş onu zayıflatmadı; dili ve Suriye anlatısını yeniden düşünmesine yol açtı. Yazmak, geride bıraktığı insanlarla bağını korumanın tek yoluydu. Hasreti, yas değil anlatı enerjisine dönüştü. Sürgünde yazdığı metinler — örneğin “El-Cenne elMefkude” (Kayıp Cennet) ve “Şam fi Paris” (Paris’te Şam) — daha yoğun ve derindi. Çünkü tek bir soruyla yazılmışlardı: Yazar, yazdığı yerden bedenen uzaktayken tanıklığını nasıl sürdürebilir?
Babanın, tarihe karşı olağanüstü bir ilgisi var ve romanlarınızın neredeyse tamamı tarihsel unsurlar veya boyutlar içeriyordu. Bu ilginizin sebebi nedir?
Geçmişe bakışı nostaljik bir özlemden beslenmiyordu; kaybedilmiş bir altın çağa duyulan romantik bir hayranlık da değildi bu. Aksine, geçmiş onun için bugünü daha derin katmanlarıyla kavramanın bir yoluydu. O, tarihi duygusal bir sığınak olarak değil, bugünün çelişkilerini çözümlemek için kullanılan analitik bir mercek olarak görüyordu. Çünkü bugünü anlamak, yalnızca görünen siyasal olayları değil, o olayların ardındaki zihniyetleri, güç ilişkilerini ve süreklilikleri fark etmeyi gerektiriyordu. Tarih onun için bir dekor, bir fon, bir egzotik arka plan değildi. İktidarın nasıl kurulduğunu, nasıl meşrulaştırıldığını ve nasıl yeniden üretildiğini çözümleyen eleştirel bir araçtı. Hangi anlatının “resmî” kabul edildiği, hangi seslerin susturulduğu, hangi kahramanların parlatılıp hangilerinin unutulduğu… Bunların hepsi, tarih üzerinden okunabilecek iktidar pratikleriydi. Bu yüzden tarihsel malzemeyi seçerken de rastgele davranmıyor; bilinçli biçimde kırılma anlarına, dönüşüm dönemlerine, otoritenin sertleştiği ya da sorgulandığı eşiklere yöneliyordu.

Aslında sadece Suriye için değil diktatörlük rejimi tecrübesine sahip her ülke için aynı şey geçerli sanırım. Ancak biz bu durumu Suriye’de çok daha net ve etkileyici şekilde gördük. Devrim öncesinde bazıları çok net bir şekilde rejime karşı olan ve sürgünde yaşayan yazarlar vardı. Bazı Suriyeli yazarlar ise, rejimin çizdiği sınırlar içerisinde Suriye’de yaşamaya devam ettiler. Yani rejime tabi olmaya devam ettiler. Böylece Suriye’de uzun yıllar boyunca, edebiyat cephesinde iki ayrı ses yankılanmaya devam etti. Suriye kültürü ikiye bölünmek istendi. Bir yazarın sahip olması gereken şahsiyet en çok da burada belli oldu sanırım. Bu konuda neler söylemek istersin?
Bu basit bir ikiye bölünme değildi; kültürel alanın dayatılmış zor koşullarıydı. Diktatörlükte yazar ya sürgünü seçer ya da içeride kendine dar bir alan açmaya çalışır.
Her iki seçimin de bedeli vardı. Babam büyük bir muhalifti. 1973 Savaşı’ndan sonra İsrail’de esir kaldıktan ve en yüksek onur nişanını aldıktan sonra devlete katılması teklif edildi, ama Baas rejiminin teklifini reddetti. 1970’lerden 2022’ye kadar bu rejime karşı kültürel bir mücadele yürüttü. 2011’de bir suikast girişimine maruz kaldı. 2012’de ise yani devrim başladıktan sonra ülkeyi terk etti ve sürgünden muhalefetini sürdürdü Michel Kilo, Fayez Sara ve Mansour Atassi gibi isimlerle birlikte çalıştı. Vatanımız Suriye bize gösterdi ki, yazarın gerçek kişiliği coğrafi konumunda değil, bu koşullarla nasıl mücadele ettiğinde ortaya çıkıyor aslında.
Suriyeli yazarların devrimden önce sürdürdüğü büyük mücadelenin yeterince takdir edildiğini düşünüyor musun? Örneğin edebiyat ödülleri jürileri, Suriye edebiyatını ne kadar gördüler?
Gerçek takdir okur sevgisidir; kurumsal düzeyde ise durum farklıydı. Büyük Arap ödülleri siyasi “rahatsızlığa” karşı hassastı. Muhalif sürgün yazar “sorunlu dosya”
olarak görülürdü. Böylece edebi kalite tek başına yeterli olmadı; “siyasi güvenlik” mührü arandı. Babamın vefatı sonrası Şam’da ölüm ilanları yırtıldı, taziye yasaklandı. Ödül listelerine bakıldığında tesadüf değil, tekrar eden bir model görülür. Ödüller sadece edebi kaliteyi değil, güç dengelerini de yansıtır.
Türkiye açısından konuşursak, ülkemizde karşılaştığımız en büyük sorunlardan birisi şuydu; Biliyorsun ben Filistin edebiyatı ve kültürü alanında çalıştığım için,
bu konuda çok sayıda programa katılıyorum. Filistin edebiyatından daima rahatlıkla bahsetmişimdir. Ancak konu Suriye edebiyatına geldiği zaman, bir
kısım insan daima bana şüpheyle baktılar. Bu benim hayatım boyunca karşılaştığım en büyük ikiyüzlülük olabilir. Her ahlaklı insan, Filistin ve Suriye halklarının mücadelesi ve edebiyatları arasında hiçbir fark olmadığını bilir. Ayrıca tıpkı şair Nuri el Cerrah gibi pek çok Suriyeli yazar, Filistin direnişi içerisinde yer aldılar. Bu isimlerin en önemlilerinden birisi de Hayri ez Zehebi. Türkçeye de tercüme edilen kitabı Şam’dan Hayfa’ya da, İsrail zindanlarında geçirdiği 300 günü anlatıyor. Sadece bu kitap bile, iki halkın mücadelesinin ortak olduğuna dair büyük bir kanıt niteliği taşımıyor mu sence?
Evet, büyük bir kanıt. Ama adil birine kanıt sunmak için değil, ahlaksızlığın kendisini ifşa etmek için. 300 gün İsrail hapishanesinde kalmak, metafor değil büyük bedensel bir tanıklıktır. Sorun Suriye değil, alımlama biçimidir. Filistin “ahlaken kabul edilebilir”, Suriye ise “karmaşık” görülüyordu. Oysa iki mücadele arasında ahlaki fark yok. Bu kitap iki yarayı birbirine bağlıyor, acılar ve mazlumlar arasında yapılan ayrımcılığı ifşa ediyor.

Senin de kısa öykülerin “Kalıcı Hüzünler Diyarında Anlık Bir Kahkaha” ismiyle Türkçe olarak yayınlandı. Editörlüğünü ben yapmıştım ve bu beni çok mutlu
etmişti. Yazarlık dehasının babadan oğula geçen bir miras olduğunu düşünmüştüm hikâyelerini okurken. Ayrıca sahip olduğun ince mizah duygusu beni çok etkilemişti. Suriye’de olduğu gibi, böylesine zor bir durumu, metne mizahi unsurlar katarak yazmak zor değil miydi?
Mizah, trajediyi hafifletmek değildir; onu başka bir açıdan görmeye cesaret etmektir. Acının üzerini örtmez, tam tersine, onun içindeki insanî çatlakları görünür kılar. Çünkü trajedi yalnızca yıkım değildir; o yıkımın ortasında ayakta kalmaya çalışan gündelik hayat da vardır. Mizah tam da o noktada devreye girer: Ağırlaşmış, donmuş, tek boyutlu bir anlatıyı kırar ve ona nefes aldırır. Ciddi söylem çoğu zaman yüksek perdeden konuşur. Büyük kavramlar, büyük felaketler, büyük cümleler… Ama gündelik çelişkiler, küçük absürtlükler, insanın trajedi karşısındaki şaşkınlığı ya da inadı bu yüksek tonun içinde kaybolabilir. Mizah ise o mikro anları yakalar. Bir elektrik kesintisinin ortasında söylenen yarı alaycı bir söz, bombardıman altındaki bir şehirde yapılan kara bir şaka… Bunlar trajediyi küçültmez; aksine, onun insani boyutunu derinleştirir. Mizah, iktidarın ve resmî dilin kırılganlığını gösterir. Resmî söylem kendini mutlak, tutarlı ve tartışılmaz göstermek ister. Oysa mizah, o mutlaklığın içindeki çatlakları açığa çıkarır. Bir kelimenin yerini değiştirerek, bir klişeyi tersyüz ederek, bir sloganı hafifçe eğip bükerek onun yapaylığını ifşa eder. Bu yüzden mizah sadece estetik bir tercih değil, aynı zamanda politik bir tavırdır. Suriye’de ağır ve doğrudan bir söyleme düşme riski her zaman vardı. Acı o kadar büyüktü ki, dil kolayca patetikleşebilir, metin tek bir duygunun ağırlığı altında ezilebilirdi. Oysa hayat, en karanlık anda bile küçük ironiler barındırır. Bir çocuğun en uygunsuz anda sorduğu masum bir soru, yıkıntıların ortasında hâlâ açık olan bir berber dükkânı, insanların felaket karşısında geliştirdiği tuhaf alışkanlıklar… Bunlar trajedinin inkârı değil, hayatın ısrarıdır.

Sanırım yeni bir roman yazıyorsun ve bitirmek üzeresin. Yeni romanın hakkında biraz ipucu vermen mümkün mü acaba?
Altı yıldır üzerinde çalıştığım büyük bir roman var. Ayrıca “Şam Efsaneleri” başlıklı uzun soluklu bir proje yürütüyorum; on efsane yazmayı planlıyorum. Tiyatro alanında yaklaşık yirmi oyunum yayımlandı. Eleştirel araştırmalar da yapıyorum. Yeni romanım, kontrol ve insan üzerindeki tahakküm sorusunu özellikle Suriye bağlamında ele alıyor. Güncel siyasetin ötesine geçen bir eser olmasını istiyorum.
Sormak istediğim bir soru var. Hayri ez Zehebi hocamız devrim için büyük bir mücadele verdi. Devrimi göremedi ancak onun hayattaki en değerli varlığı olan oğlu yani sen, Suriye devrimini gördün. Bugün Suriye halkının sahip olduğu özgürlüğü gördüğün ve babanın büyük mücadelesini düşündüğün zaman neler
hissettiğini merak ediyorum. Tarihin doğru tarafından duran bir babanın oğlu olmak, çok gurur verici değil mi? Onun ismini yaşatmak için özellikle Suriye’de yapmayı düşündüğün projelerin var mı?
Duygularım çok karmaşık aslında. Babamın, Suriye devrimini görmemiş olması beni hüzünlendiriyor. İnandıklarının ve uğruna savaştıklarının boşa gitmemiş olması sevinç veriyor. Bu benim için kişisel gururdan çok etik bir miras. Doğru tarafta durmanın, slogan değil günlük bir pratik olduğuna inanıyorum. Adını yaşatmak için Khairy Alzahaby Foundation’ı kurduk. Eserlerini yeniden yayımlamayı, genç yazarlara yönelik bir ödül de başlatmayı planlıyoruz. Yakında “Adı Fatma Olmasaydı” romanının İngilizce çevirisi tamamlanacak. Benim için önemli olan ismi değil, temsil ettiği ruhu yaşatmak; Hayatını riske eden ama buna rağmen özgürlüğünden taviz vermeyen o yazar ruhunu yaşatmak istiyorum. Gerçek evlat vefası bu değil midir?




