ABD’nin askeri korumasına bağımlılığın sonuçlarıyla karşı karşıya kalan Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), Washington’u eleştirmekte hâlâ isteksiz; ancak kamuoyundaki öfkeyi bastırmak kolay olmayacak.

1 Mart’ta, Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in İran’a karşı ortak askeri harekâtını başlatmasından bir gün sonra, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Bakanlar Konseyi “olağanüstü bir toplantı” gerçekleştirdi. Bu ülkeler, hızla genişleyen bölgesel bir savaşın tam merkezinde kendilerini bir anda bulmuştu. ABD-İsrail saldırılarının ilk dalgasına karşılık olarak İran rejimi, kısa sürede Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Suudi Arabistan, Umman, Katar ve Kuveyt’e — yani Amerikan askeri üsleri ve tesislerine ev sahipliği yapan Arap Körfez ülkelerine — çok sayıda insansız hava aracı ve füze fırlatarak karşılık verdi.

Saldırıların ölçeği ve verdiği zararların büyüklüğü, uzun yıllardır istikrarsız bir bölgede güvenlik, istikrar ve emniyet imajı sergileyen bu devletler için benzeri görülmemiş nitelikte. Savaşın başlamasından bu yana İran’a ait İHA ve füzeler, Körfez’de en az 17 kişinin ölümüne ve onlarca kişinin yaralanmasına yol açtı. Ayrıca Umman’daki Salalah Limanı — ülkenin en büyük limanı — dâhil olmak üzere birçok petrol ve doğal gaz tesisi de hedef alındı; burada bulunan depolama tanklarından Salı öğleden sonra gökyüzüne yoğun siyah dumanlar yükseldi.

Bakanlar Konseyi’nin ilk açıklamasında, “iğrenç İran saldırıları” güçlü biçimde kınanırken ve Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi uyarınca üye devletlerin meşru müdafaa hakkı vurgulanırken, gerilimi tırmandıran taraflar olarak Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’den hiç söz edilmemesi dikkat çekti.

Bu doğrultuda KİK hükümetleri, bireysel olarak da Washington’un eylemlerini kamuoyu önünde eleştirmekten kaçındı. Savaş öncesinde ABD ile İran arasındaki müzakerelerde başlıca arabulucu olan Umman Sultanlığı, ABD-İsrail askeri operasyonu hakkında “derin üzüntü” ifade eden tek ülke oldu. Ancak bölgenin maruz kaldığı yıkımın büyüklüğü düşünüldüğünde, bu açıklama oldukça yumuşak ifadeler içeriyordu.

KİK ülkeleri için bu savaş, uzun zamandır bildikleri ancak yüzleşmekten çekindikleri bir paradoksu ortaya çıkardı: Onlarca yıl boyunca ABD’ye ana güvenlik garantörü olarak bağımlı olmak — üstelik astronomik maliyetler pahasına — onları Amerikan askeri kararlarının sonuçlarından korumuyor.

Aksine, bu durum onları ABD’nin rakipleri için doğrudan hedef hâline getirirken, İsrail’in stratejik çıkarları onların güvenlik kaygılarının önüne geçiyor.

Öte yandan, özellikle öngörülemezliğiyle bilinen ABD Başkanı Donald Trump ve yönetimiyle sözlü bir çatışmaya girmek, ciddi siyasi ve iç politik sonuçlar doğurabilir ve uzun vadede ulusal çıkarlarına zarar verebilir: Washington’da yıllar içinde kurulan stratejik ilişkilerin zedelenmesi ve savaş sonrası için net bir plan olmadan ABD karşıtı iç kamuoyu tepkilerinin daha da büyümesi gibi riskler söz konusu.

“Başkan Donald Trump, 15 Mayıs 2025’te Birleşik Arap Emirlikleri’nin Abu Dabi kentindeki Kasr El Vatan’da (Qasr Al Watan) ziyaretçi defterini imzalarken. (Resmî Beyaz Saray Fotoğrafı/Daniel Torok)”

“Başkan Donald Trump, 15 Mayıs 2025’te Birleşik Arap Emirlikleri’nin Abu Dabi kentindeki Kasr El Vatan’da (Qasr Al Watan) ziyaretçi defterini imzalarken. (Resmî Beyaz Saray Fotoğrafı/Daniel Torok)”

Bununla birlikte, Amerikan askeri kabiliyetlerinin ve teknolojilerinin bölgenin savunma mimarisine derin biçimde entegre olmuş olması, Washington’dan uzaklaşmayı son derece zorlaştırıyor. Bu durum, KİK ülkelerinin temkinli ve sınırlı eleştirilerini de kısmen açıklıyor.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) verilerine göre, 2020–2024 yılları arasında Orta Doğu ve Kuzey Afrika’ya yapılan tüm silah ithalatının yarısını ABD sağladı. Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri ise en büyük alıcılar oldu ve bu ülkeler küresel silah ithalatının yaklaşık yüzde 20’sini oluşturdu. Çin, Körfez’de önemli ekonomik nüfuz elde etmiş olsa da, askeri varlığı Washington’la kıyaslandığında oldukça sınırlı kalıyor.

Silah satışlarının ötesinde, ABD bölge genelinde geniş bir askeri üs ağına sahip ve istihbarat paylaşımı ile askeri eğitim gibi kritik savunma faaliyetlerini de yürütüyor. Bu nedenle Amerikan güvenlik mimarisinin yerini almak, bölgenin savunma altyapısının neredeyse sıfırdan yeniden inşa edilmesini gerektirecek bir süreç anlamına geliyor.

Buna rağmen Körfez ülkeleri, ittifaklarını çeşitlendirmeye ve tek bir güce bağımlılığı azaltmaya çalıştı. Bazıları Çin, Rusya ve Türkiye ile güvenlik ilişkilerini genişletti; bazıları ise geçen yıl Suudi Arabistan ile Pakistan arasında imzalanan anlaşma gibi karşılıklı savunma paktlarına yöneldi. Ancak bu düzenlemeler, özellikle İsrail-Amerikan askeri gücünün belirleyici olduğu bir çatışma ortamında, kapsam ve etkinlik açısından sınırlı kalıyor.

Diplomatik alanda bile alternatif ortaklıkların yetersizliği açık biçimde ortaya çıktı. Bu durum özellikle bu hafta, Körfez ülkeleriyle sık sık temas hâlinde olan Rusya ve Çin’in, Bahreyn öncülüğünde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sunulan ve İran’ın KİK ülkeleri ile Ürdün’e yönelik saldırılarını kınayan ve bunları “uluslararası barış ve güvenliğe ciddi bir tehdit” olarak nitelendiren karar tasarısının oylamasında çekimser kalmalarıyla belirginleşti.

Dolayısıyla şimdilik Körfez ülkelerinin bu sıkışmışlıktan çıkış için açık bir yolu görünmüyor.

İran ile Körfez arasındaki stratejik ikilem

1979 Devrimi’nden bu yana İran ile Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri arasındaki ilişkiler, bölgesel nüfuz mücadelesi nedeniyle gerginliklerle şekillendi. Körfez yöneticileri, yeni rejimin devrimi ihraç etme çağrılarını, İran’ın jeopolitik etkisini genişletebilecek bir tehdit olarak gördü. Bu durum, kendi toplumları içindeki Şii toplulukların harekete geçirilebileceği ihtimalini de içeriyordu. Nitekim 1981’de Körfez İşbirliği Konseyi’nin kurulmasında, bölgesel istikrarı ve kolektif güvenliği koruma amacıyla bu kaygı önemli bir rol oynadı.

Ancak Konsey, dış tehditleri caydırma konusunda yeterli olmadı. 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesinin ardından, Körfez monarşileri Amerika Birleşik Devletleri ile güvenlik ortaklıklarını daha da derinleştirdi; bu da bölgede Amerikan askeri üslerinin kurulmasına ve gelişmiş savunma altyapısının oluşturulmasına yol açtı.

Kuveytli askerler, Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri ile ABD Merkez Komutanlığı’nın bölgesel iş birliğine dayalı savunma çabalarını güçlendirmek amacıyla düzenlenen çok uluslu bir tatbikata katılıyor, 24 Mart 2015. (ABD Donanması Fotoğrafı / Kitle İletişim Uzmanı 3. Sınıf Adam Austin)

Kuveytli askerler, Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri ile ABD Merkez Komutanlığı’nın bölgesel iş birliğine dayalı savunma çabalarını güçlendirmek amacıyla düzenlenen çok uluslu bir tatbikata katılıyor, 24 Mart 2015. (ABD Donanması Fotoğrafı / Kitle İletişim Uzmanı 3. Sınıf Adam Austin)

Tahran’ın bakışına göre bu ortaklık, KİK ülkelerini fiilen ABD’nin bölgesel gücünün bir uzantısına dönüştürdü. İranlı yetkililer, uzun yıllardır Körfez’deki Amerikan askeri varlıklarını hedef alma tehditlerini meşrulaştırmak için bu yoruma başvuruyor. Bununla birlikte İran, on yıllar boyunca KİK topraklarındaki ABD tesislerini doğrudan hedef almaktan kaçındı. Bu durum geçen Haziran’daki On İki Gün Savaşı sırasında değişti; İran, Amerikan saldırılarına karşılık olarak Katar’daki ABD’ye ait El Udeyd Hava Üssü’ne balistik füzeler fırlattı.

Bu ittifakın içerdiği kırılganlıkların — özellikle İran’ın misilleme saldırılarının hedefi hâline gelme riski ve Washington’un İran’ın nükleer hedeflerine son verme yönündeki uzun süredir devam eden isteği — farkında olan KİK hükümetleri, Washington’da siyasi ağlar kurmak için sayısız saat harcadı ve ardı ardına gelen Amerikan yönetimlerini İran’a karşı askeri bir çatışmadan kaçınmaya ikna etmeye çalıştı.

Bu çabalar gerilimin yükseldiği dönemlerde daha da yoğunlaştı. 2024’te, İsrail İran’a saldırma niyetini işaret ettiğinde, Tahran Suudi Arabistan’ı, krallığın İsrail askeri operasyonlarına yardım etmesi hâlinde Suudi petrol tesislerinin güvenliğini garanti edemeyeceği konusunda uyardı. Bunun üzerine Suudi Arabistan, diğer KİK ülkeleriyle birlikte, Washington nezdinde girişimlerde bulunarak İsrail’i saldırı başlatmaktan caydırmaya çalıştı. Daha yakın bir tarihte ise Ocak ayında, Suudi Arabistan, Katar ve Umman, Beyaz Saray ile yoğun diplomatik temaslar yürüttü ve askeri tırmanmanın hem bölgesel istikrarı hem de Amerikan çıkarlarını tehlikeye atacağı konusunda uyarılarda bulundu.

Bununla birlikte Suudi Arabistan’ın tutumu çelişkilerden tamamen uzak değil. Krallık kamuoyu önünde çatışmayı önlemeye çalışsa da İran, onun başlıca bölgesel rakibi olmaya devam ediyor. Washington Post’ta yakın zamanda yayımlanan bir haberde, Riyad’ın ABD’yi İran’a saldırı düzenlemeye gizlice teşvik ettiği iddia edildi; bu durum Suudi Arabistan’ın kendisini itidal çağrısı yapan bir aktör olarak sunma çabalarını karmaşıklaştırdı.

Bu ikircikli yaklaşım, Körfez devletlerinin karşı karşıya olduğu stratejik ikilemi yansıtıyor. Bir yandan İran’ın Suudi Arabistan ve diğer KİK ülkelerine verdiği yıkımın büyüklüğü — özellikle petrol ve doğal gaz altyapısına yönelik saldırıların üretimi ve ekonomik istikrarı tehdit etmesi — onların en kötü kabuslarından birinin gerçeğe dönüşmesi anlamına geliyor. Öte yandan zayıflamış bir İran rejimi ve zayıflatılmış nükleer kapasite, bölgesel güç dengesini yeniden Suudi Arabistan lehine çevirebilir; bu da Basra Körfezi’ndeki nüfuzunu güçlendirebilir ve sivil nükleer enerji programı geliştirme gibi stratejik hedeflerini ilerletebilir.

İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir-Abdullahiyan ve Suudi mevkidaşı Prens Faysal bin Ferhan El Suud, diplomatik ilişkilerin yeniden kurulmasına ilişkin ortak bildiriyi imzaladıktan sonra; arka planda Çin Dışişleri Bakanı Çin Gang görülüyor. (Mehr Haber Ajansı / CC BY 4.0)

İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir-Abdullahiyan ve Suudi mevkidaşı Prens Faysal bin Ferhan El Suud, diplomatik ilişkilerin yeniden kurulmasına ilişkin ortak bildiriyi imzaladıktan sonra; arka planda Çin Dışişleri Bakanı Çin Gang görülüyor. (Mehr Haber Ajansı / CC BY 4.0)

Sonuçta Körfez ülkelerinin gerilimi önleme çabaları, engellemeye çalıştıkları savaşı yalnızca geciktirmeyi başardı; şimdi ise sonuçlarına katlanmak zorunda kaldıkları bir çatışmayla karşı karşıyalar. Aynı zamanda Washington’un bu savaş bağlamında bölgedeki ortaklarından beklentileri giderek daha açık biçimde dile getiriliyor. ABD’li Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham, bu hafta KİK ülkelerinin “bu mücadele kendi arka bahçelerinde gerçekleştiği için daha fazla dahil olmasını” umduğunu ifade etti ve bunu yapmamaları hâlinde “sonuçları olacağı” uyarısında bulundu.

Bu tür açıklamalar, Körfez hükümetlerinin ABD-İran gerilimi karşısında uzun süredir benimsediği temkinli ve çatışmadan kaçınan tutumla keskin bir tezat oluşturuyor. Ancak bu savaşın ölçeği ve İran’ın Körfez ülkelerinin topraklarına yönelik saldırılarının ciddiyeti, KİK ile İslam Cumhuriyeti arasındaki geleneksel ilişki dinamiklerini, savaşın çok ötesine uzanabilecek biçimde yeniden şekillendirebilir.

“Bölgemizi savaşa sürükleme yetkisini size kim verdi?”

İran’ın Körfez ülkelerine yönelik saldırıları — sivil altyapının kasıtlı olarak hedef alınması da dâhil — devam ederken, KİK ülkelerinde bulunan bazı analistler, Körfez devletlerinin yalnızca ABD-İsrail operasyonlarını eleştirmekten kaçınmakla kalmadığını, aynı zamanda Washington’un onları daha geniş bir savaşa çekme çabalarından bağımsız olarak Tahran’a karşılık verme haklarını giderek daha güçlü biçimde vurguladıklarını belirtiyor.

Bununla birlikte Washington’la açık bir kopuştan kaçınma eğilimi, iç politik kaygılarla da şekilleniyor. 1990’larda Körfez’de Amerikan askeri varlığının genişlemesinden bu yana, KİK ülkeleri özellikle 2003’te ABD’nin Irak’ı işgali gibi güçlü Amerikan karşıtı duyguların yükseldiği dönemlerde, kendi toplumları nezdinde KİK–ABD güvenlik ortaklığının değerini pekiştirmek için sürekli çaba gösterdi.

Hatta geçen Eylül ayında İsrail Doha’yı vurduğunda — Katar içinde ve bölge genelinde geniş çaplı öfkeye yol açan bir saldırı — Katar hükümeti, ABD’li yetkililerin saldırı konusunda zamanında uyarıda bulunup bulunmadığına dair tartışmalar sürerken bile, Amerikalı ortaklarını doğrudan eleştirmekten kaçındı. Buna karşılık, Körfez genelinde hem sosyal medyada hem de geleneksel medyada, birçok kişi Amerikan güvenlik şemsiyesine duydukları hayal kırıklığını dile getirdi.

Bu sefer ise, Washington ile güvenlik ortaklıklarının tüm sonuçlarıyla yüzleşirken, Körfez ülkelerinin kamuoyu öfkesini kontrol etme kapasiteleri çok daha sınırlı görünüyor. Bölgede halka açık muhalefet nadiren görülse de, ABD’nin Beşinci Filosuna ev sahipliği yapan ve nüfusunun çoğunluğunu Şiiler’in oluşturduğu Bahreyn’de patlak veren protestolar, diğer KİK ülkelerinin mevcut savaş koşullarında dayanmak istemediği sivil huzursuzluğun en somut örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.

Aynı zamanda, Washington’u eleştirmek, iç politikada bu hükümetlerin savunma düzenlemelerini Washington’dan uzaklaştırmayı düşündüğünün bir işareti olarak yorumlanabilir; bu da nihayetinde gerçekleştiremeyebilecekleri büyük bir adım anlamına geliyor.

Birkaç hükûmet dışı kişi, üst düzey yetkililerin özel olarak dile getiriyor olabileceği bu hayal kırıklığını kamuoyuna yansıttı. El Cezire kanalında, Suudi siyaset analisti Süleyman El-Akili, yakın zamanda “Amerikan müttefiki”ne ciddi bir hayal kırıklığı yaşadığını ifade etti; ABD’nin, KİK’in güvenlik endişelerinden önce İsrail’in çıkarlarını önceliklendirdiğini, bu yüzden Körfez’i İran saldırılarına karşı ciddi caydırıcı önlemler almadan savunmasız bıraktığını vurguladı. “ABD, İsrail’in güvenliği, istikrarı ve nüfusuna odaklanıyor, ancak Arap Körfez Devletlerini savunmaya dikkat etmiyor,” dedi.

El-Akili’nin yorumları, Körfez’deki yorumcuların savaş karşıtı görüşlerini dile getirirken, hedefi çoğu zaman ABD’den çok İsrail olarak seçtiğini de gösteriyor; çünkü İsrail’i bu çatışmanın başlıca kışkırtıcısı olarak görüyorlar.

Geçen hafta, etkili bir Birleşik Arap Emirlikli iş insanı Khalaf El-Habtoor, ABD Başkanı Trump’a hitap eden açık sözlü bir tweet paylaştı; tweet daha sonra silindi. “Sayın Başkan Donald Trump, doğrudan bir soru: Bölgemizi İran ile savaşa sürükleme yetkisini size kim verdi?” diye sordu. “Bu tamamen sizin kararınız mıydı? Yoksa [İsrail Başbakanı Binyamin] Netanyahu ve hükümetinin baskılarının sonucu mu?” Günler sonra, başka bir Emirlikli iş insanı Abdul Ghaffar Hussain de buna katıldı; “Başkan Trump’ın İsrail’e duyduğu sempati dehşet verici, tiksindirici ve ABD gibi bir ülkeye yakışmayan bir hâl aldı” dedi.

Körfez’in siyasi elitleriyle bağlantılı kişilerin İsrail’i doğrudan eleştirmesi dikkate değer. Yıllardır, Bahreyn ve BAE gibi Abraham Anlaşmaları imzacıları, İsrail ile normalleşmeyi bölgesel barış ve istikrar yolunda bir araç olarak öne sürüyordu. Ancak mevcut savaş, bunun tam tersini gösteriyor: İsrail ile hizalanmış devletler bile, onun saldırgan bölgesel gündeminin sonuçlarından ve kendilerini çatışmaya sürüklenme riskinden korunamıyor.

Gerginliği önlemek için yoğun çaba göstermelerine rağmen, KİK ülkeleri şimdi ne arzuladıkları ne de onay verdikleri bir savaşın sonuçlarını üstlenmek zorunda kalıyor. Yıllarca, bu tam olarak öngördükleri senaryoyu caydırmak için önemli diplomatik sermaye harcadılar; bu durum, hem Amerikan karar alma süreçleri üzerindeki etkilerinin sınırlarını hem de ABD güvenlik şemsiyesine bağımlı olmanın maliyetlerini ortaya koyuyor. Ayrıca, savaş KİK’in uzun süredir devam eden bir başka sorununu da gün yüzüne çıkardı: süregelen birliksizlik ve kolektif güvenlik çerçevesinin kırılganlığı.

2025 Eylül’de İsrail’in Katar’a saldırısının ardından, Körfez hükümetleri Katar egemenliğinin ihlalini hızlı bir şekilde kınadı ve bir üyeye yapılan saldırının tüm üyelere yapılmış sayılacağı ilkesini yineledi. Liderler, daha güçlü koordinasyon çağrısında bulundu ve bölgesel savunma için yeni önlemler önerdi. Ancak, bugün görülen yıkımın boyutu, bu taahhütlerin çoğunlukla sözde kaldığını gösteriyor.

Şu an için, bölgede derinlemesine yerleşmiş Amerikan askeri altyapısı ve Trump’ın İran’da savaşı kazanma kararlılığı, Körfez ülkeleri için Washington’u eleştirmeyi veya ondan uzaklaşmayı son derece zor bir görev hâline getiriyor. Ancak uzun vadede, mevcut savunma mimarilerinin sürdürülebilirliği ve gerçek çıkarlarına hizmet edip etmediği konusunda zor sorularla yüzleşmek zorunda kalacaklar. Bunu başarmak, KİK’in çoğunlukla simgesel kolektif güvenlik mekanizmalarını daha etkili bir yapıya dönüştürmeyi, ve daha da önemlisi ABD korumasına olan ağır bağımlılığı azaltmayı gerektirebilir. Ancak o zaman, Körfez ülkeleri ne destekledikleri ne de savaşmayı planladıkları gelecekteki savaşlarda hedef hâline gelmekten kaçınabilir.

 

 

Kaynak: Why the Iran war has caught Gulf states in a bind 

 

Kategori

Yazar

Yazıyı paylaşmak ister misiniz?